Başsağlığı / Alicanlı Paşa amca.

Aldığımız habere göre Paşa amca 27 Ocak 2012 tarihinde Alican Köyünde hakka yürümüştür.

Merhuma Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

Not: Rahmetli Paşa amca beldemizdeki birçok komşumuzun akrabasıdır. Haber etmemizin sebebi budur.

Beldemiz için tarihi bir haber: Malatya Büyük Şehir Oluyor…

 

Malatya ili, Büyük Şehir Olmak için gerekli olan limit olan 750,000.’i aşarak Büyük Şehir olabilecek nüfus rakamını 757,000 olarak limiti  aştı.

Bu haberin bizim beldemiz ve belediyemiz için kötü bir haber olması ise büyük şehir olunduğunda bütün belde belediyelerinin kapatılacak olmasıdır.

Malatya’nın coğrafi sınırının Malatya Belediyesi İl Sınırı olması gibi bir sonuçtan da bahsediliyor. Beldeler olduğu gibi bir çok köyde kapatılıp mahalle statüsüne dönüştürülebilir.

Belediye Başkanı Habib YÜCEL dün Malatya Belediye başkan yardımcısı ile görüşmüş. Başkan yardımcısı da bu doğrultuda görüş bildirmiş. Yani 2014 Yerel seçimlerine, beldemiz, mahalle olarak ve mahalle muhtarlığı seçileri yaparak girebilir.

Bu süreç iki yıla kadar ancak tamamlanabilir, diye düşünmekteyiz.

Otobüs seferleri ise bir iki hafta içinde başlayacak. Gecikmesinin sebebi araçlardaki yetersizlikmiş.

Başsağlığı / İmmihan Aslan…

İMMİHAN ASLAN


Aldığımız habere göre İmmihan ASLAN 27 Ocak 2012 tarihinde hakka yürümüştür.

Merhumeye Tanrıdan rahmet ve kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

Not: Rahmetli bir haftadır Malatya Alman Hastahanesinde yatmaktaydı. Merhumun naaşının bu gün morga konulup yarin defin edileceğini eniştesi Turan Aslan’dan öğrendik

Kişinin kendine ettiğini / Mevlana…

Sayın Aliseydi Bey.

Şahsen tanışmadığım kişiler benden küçük te olsalar, Bey diye hitap ederim. Benim tarzım, mizacım bu. Bey kardeşim Aslen Fethiyeli, 1944 Malatya doğumlu, 37 senedir Avusturya’da yaşıyan gurbetçiyim

Bu yazım, 18.01.2012 tarihli yazınıza cevaben, 19.01.2012 günlü cevabımın başlığı ile ilgilidir. Bu başlıkta “ÖLÜRSEM ÖLÜME GELME” İbaresi yoktu. Sen bu başlık altında, benim cevabi yazımı aynen koyduktan sonra, devamla aynı sayfanın altına yanıtını vermişsin.

ÖLÜRSEM ÖLÜME GELME’yi benim yazımın başlığına koymakla bu sözü bana mal ettiğinin farkındamısın.Bu durumdan dolayı, sevenlerimin telefonla aradığını, niye böyle yazdım diye üzülenlerin olduğunu biliyormusun. Bu duruma mahal vermeye, kanımca ne hakkın, ne de yetkin var.

Bir açıklamada daha bulunayım. Tarihe dikkat edin. 06.01.2012 günü taziyemizde bulunanların yanlarında cenazenin kırkı ile, hakkındaki düşüncemi açıkladıktan sonra. 18.01.2012 günkü yazında, MUHTEREMLER diye hitabın benide içine aldığı için cevaplamam gerekti. Bu ilk sebep. İkincisi. YOKSA HİÇ DÜŞÜNMEDEN, ÖYLESİNEMİ KONUŞTUNUZ ?. Varsayalım ki düşüncesizce konuşulmuş bile olsa , Bu soruyu, sorduğunuz kişileri tanıyormusun.

Meğer bana hitaben yazıyorsun. Tarihi ve dini bilgi sahibi olmadığımı nereden biliyor da açıklama yapıyorsun. Buna niye gerek duydun.

Son olarak. Kim ne düşünürse düşünsün, 19.01.2012 günkü yazımın her zaman arkasındayım. Tüm Fethiyelilerin yolu açık olsun diyor, selamlarımı sunuyorum.

22.0102012 Y.Çalışkanoğlu

Merhabalar Yusuf abi.

Sondan başlıyayım! Ölünün ardından yapılan cenaze törenlerinin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “kazma takırtısı” ismi ile yapılan yemek, cenazenin defin sürecine katılmak için uzaktan gelmiş bu insanlara çay kahve ve aç olmaları ve merhumun ruhuna dualar okunmasına vesile oluşturması ve toplu halde anılması bakımından çoğu zaman, nezaket görgü ve misafirperverliğin gereği olarak da (yemek)ikramında bulunulur.

Bu yapılanca(Kazma Takırtısı),iki gün sonra üçüne gerek olmayabilir. Bazen merhumun naaşı, uzaktaki yakınları gelsin diye bekletilirken, merhumun defin günü, üçüncü gününe rastlar. (Defin günü)Yapılan bir yemeğin, hem kazma takırtısı, hemde üçü olarak anlaşılmasında bir mahsur yok.(Kendimi fetva veren mola olmak gibi memnun olmadığım bir hisse kaptırıyorum, böyle konuşunca; fakat bu hem haddimiz hemde maksadımız değil,yalnızca kendimi ve burada itibar görüp uygulanan geleneği ifade etmeye ve savunmaya çalışıyorum)

Henüz acımız harlı iken, 40. günde toplu halde merhumu rahmet ve hayırla anmak cenaze sahiplerinin psikolojik olarak rahatlatmakta. İnsan olarak kendi akıbetimiz hakkında moral bulmak ve ebediyete dek ayrıldığımız canımızı böylesi bir günle anmak, insanın yalnızlık hissinin ve acılara karsı koymaz gücünü artırıcı diye düşünmekteyim.

Senesi, ilk bayramı vb.günlerde de yemek dökmek bir zorunluluk olarak görülmeyebilir; fakat dileyen yapar. Bu günlerde de merhumun kabrini bir deste çiçekle ziyaret etmek ve bu maksatla bir araya gelen yakınlar ile onu rahmet ve hürmetle anmak ta anlamlıdır.

Bu gelenek öldürülürse hayır yapalım diye diye, üç zaman sonra “üçler aşkına” dönüşür, sonra insanlığa hayrın bin bir yolu var denip, yemek yerine hayır yapalım düşüncesi de ölür, diye endişeleniyorum.

Yusuf abi, ben fikrimin arkasındayım diyorsun ya, fikrinize saygım var; fakat fikrinize karşıyım, benim fikrim de budur.

Bilginizi “hafifsediğime yada yok saydığıma” dair ise, bu zannı yazımdan nasıl çıkardığınızı anlayamadım! Benim yazılarımı takip edenler hatırlayacaktır;bir kaç kez: ben köyde doğdum, köyde yaşıyorum, ortaöğretimden ötesini okumadım, benim aklım bana yetmez, dolaysıyla kimseye verecek kadar aklım yok vb. cümleler kurduğumu. Kısacası, ben köyümden dışarı çıkmadım, burada doğdum, burada yaşıyorum, kader bir cilve yapmazsa burada da hayatım sonlanacak ve burada defin edileceğim.

Tanrı herkese olduğu gibi bana da yüz akı ile geçirilecek bir ömür nasip etsin.

Bu paragrafla varmak istediğim nokta: Ben buyum,demektir. El memleket görmüş çağdaş uygarlığın göbeğinde olan ve sizde olup ta bizde olmaması muhtemel olan bilgi ve deneyim sizlerdedir. Keşke azda olsa bir ışık yansıtsaydınız.

Din imandan bahsime gelince insanın düşünce ve inançlarını tarihin büyük simalarına referans göndererek ve onların ışığından feyiz alıp kadim değerleri bu güne uyarlama, değerlendirme gayretinin bir sonucudur. Yani kendimizi (bize göreyi) yansıtmaya çalışmak.

Geçen yıl TUİK(Türkiye İstatistik Kurumu)’nun bir kitapçığı elime geçmişti. Kitapçığın bir bölümü ise Türkiye’de ki, bütün kütüphanelerde bulunan kitap sayısı ile ilgiliydi.Bu kaynakta,Türkiyenin “bütün kütüphanelerindeki” kitap sayısını on iki milyon üç yüz bin civarı bir rakam olarak açıklıyordu.

Başka kaynaklara müracaat ettim ve ulaştığım sonuç beni hayretler içerisinde bıraktı. Amerikanın Kongre Kütüphanesinde(bir tek kütüphane) otuz milyon cilt kitap, basılı eser varmış.

Bundan dolayı, benim bilgim yağmurlar sonucu oluşmuş bir avuçluk su birikintisiyken, kendimi kedimle sınırlamak yerine yüzyılların gerçek miraslarına, deryalara müracaat ederek, onlardan feyiz alarak düşünce ve inançlarımı arz etmeye çalıştım. Çabam yalnızca bu idi.


Birilerini üzmeye hak ve yetkim olup olmamasına gelince…
Maksadımız o değildi. Düşünce inanç ile bunları ifade etme özgürlüğü bir insan hakkıdır… Bunun tartışma götürmediği bilgisi sizinde malumatınızdır, doğal olarak.AİHS ünlü Handyside[1] kararları, uygar dünyanın referansıdır bu hususta.

Dolayısıyla bu benimde referansımdır. Benden farklı düşündünüz yada bu dünya da böyle düşünenler var diye bende üzülüyor sonrada insanlığın yararı, bir kişinin üzüntüsünün önünde gelir diye kendimi teselli ediyor ve demokrat olmanın gereği olarak aykırı ve farklı olanı saygı ile karlıyor ve tahammül ediyorum.

“Tanrı hepimize hayırlı ömürler versin; fakat hayır, hayır yapalım diyerek bu geleneğin de canına kıyarsanız: “ölürsem ölüme gelmeyin.” sözümle sizi de kast etiğimi söylüyorsunuz. Evet bu geleneği öldürmek isteyenleri, dolayısıyla sizi de kast ettim.

“Ölürsem Ölüme Gelme” ibaresini iki maksatla söyledim. Biri bu sözün, bu geleneğin toplumsal dimağımızdaki ağırlığını belirtmek.Diğeri ise, sizin gibi hayırseverler başarılı olursa(Allah korusun),bu günkü çapta törenselleşmiş cenaze defin süreci ve bunlara yapılan ikramlar, ortadan kalkacağı için; “ölürsem ölüme gelme” adeti anlamsızlaştığından, ölüme de “gelemeyeceksiniz, doğal olarak.”

Yani,benden farklı düşüneni ölüm törenimde dahi istememek değil, bu zihniyet toplumun çoğunluğuna sirayet ederse, böyle bir iştirakin gerçekleşemeyeceğinin öngörüsünün de arzıdır.

Bir önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, atamız bizler parmak kadar çocukken pipinin ucundan acık kestirecek diye bunun için yaptığı düğüne binler, on binler harcıyorken, bizim düğünümüze, mezuniyetimize, yaş günümüze, noel, bayram, yurt içi ve yurt dışı gezilerimize, bindiğimiz arabaya, ikamet ettiğimiz evimize… kesenin ağzını açıyorken düşünmüyor; her ailenin çınarı sayılan o kanımız, canımız atamızı ebedi istirahatğahına uğurlarken, bütün bunların anısına saygı icabı, iyi bir LAP TOP fiyatına denk bir bedelle, bizlere onca emeği geçmiş, bizlerle onca iyi kötü hatıra bırakmış, bizimle gülmüş, bizimle ağlamış, en tatlı yiyeceklere, en güzel eşlere, dostlara, eşyalara bizim sahip olmamızı istemiş, bizim başımızla başı ağrımış, bizim yaramızla yaralanmış, bizimkiyle yarası sağalmış, bebekken ağrıyan başımız, karnımız ve ikbalimiz için biz uyurken başımızda nice uykusuz geceler geçirmiş… bir insanın anısına,harcayacağımız üç beş kuruşun bir bakıma hesabını yapıyoruz.

“Baba evladına bir dağ bahsetmişte, evladı babasına bir cingil üzümü vermemiş,” misali, bize de bilmem şu kadar serveti kalmasına rağmen,bir bakıma onun kazancının bir zerresini ona harcamaktan imtina ederiz…

Bu benim geleneğime uymuyor, bu benim ahlakıma sığmıyor ve bu benim vicdanımı sızlatıyor ve içime sinmiyor. Elem duyuyorum…

İnsanlığa hizmetin bin bir yolu var. Bana göre (insanlığa hizmet ve en büyük hayırların başında gelen) her insanın yaptığı işi layıkıyla, insani bir sorumlulukla yapmasıdır.

Bariz bir örnek vermek gerekirse:pilot hata yaparsa, uçak düşer bilmem şu kadar insan ölür.Pilotun insanlığa hizmeti başta sorumluluğunu almış olduğu işi layıkıyla yapmaktır. Bu sorumluluğunda
lakayt olurda uçağı düşürürse ve vasiyetinde de  kazadan dolayı
sigortanın ödeyeceği meblağı, iş yerinin ödeyeceği iş
akdinden doğan tazminatlarının ve bütün servetinin tümünü Afrika’da ki açlara bağışlamış olsa dahi, bu pek hayırlı bir “hayır”değildir.

İnsan hayatıdır en büyük değer ve bir tek insanın hayatı bir cihanın servetinden daha kıymetlidir.

Ölüye hiç bir yemek ve hiçbir kurban bir yarar sağlamaz, dine inanıyorsa ölmeden önce, yaşarken onun kendini hakkın iradesine teslimiyet derecesi ve tanrısal adalet ve
lütuf cennet yada cehenneme biletini keser.

İnançlı değilse onun yaşarken kendisine, insanlığa, doğaya hizmeti ve onunla kurduğu ilişki, toplum tarafından hayırla yada nefretle anılmasına vesile olur.

Kanımızca hayır ve insanlığa hizmet, hem bir otomobil ustasının arızayı layıkıyla onarması, bir tek vidayı dahi ihmal etmeden sıkması, hem de insanlığa hizmet eden kurum ve kişilerle ilişkide olması, bu alanlarda da mücadele içinde olması ve aynı zamanda ise kendisi ve ailesinin sorumluluğunu, insanlığa sorumlulukla eş tutmasıdır.

Kendisine, ailesine… insanlığa sorumlu bir insan olarak bunca hizmet vermiş bu (her) insan gün gelir de ebedi istirahatğahına uğurlanırken bu hizmetlerinden ve (yalnızca)insan olduğundan dolayı törenle, saygıyla uğurlanmalı ve anılmalı…

Muradımız budur; konunun ezoterik manası lafı uzatır. Kutsal emir: “her can ölümü tadacaktır; dönüşünüz bana olacaktır,” şeklindedir.

Bu can da ölümü tattığında, beldemizdekine benzer törenle defin edilmek ve hiç değilse iki defada toplu olarak anılmak ve beni anmaya gelmiş olanlara da bir ikramda bulunulsun (bütün insanlar için de) ister. Başka, “o” türlüsüne gönlü razı olmaz…

Yani ben kendime diğer insanlara
(bu gün burada) yapılan, edilen ve edilmesi gerektiğine inandığımın yapılmasını ister ve yakıştırırım…

a.s.

26.01.2012

Kişinin kendine ettiğini

Kendi kendine

Kişinin kendine ettiğini

Edemez kişiye hiçbir fani

Bu hırsı, ne kıskanç kini, ne şarap

Ne de haşhaş edemez..

Kişinin kendine ettiğini tayfun, boran

Dağ, taş edemez.

Kişinin kendine ettiğini

Edemez Kişiye hiçbir fani

tutmazsa gerçek dost elini

kendi kendiyle baş edemez.

Kişinin kendine ettiğini

Sarhoş edemez, ayyaş edemez

Mezar soyan nebbaş edemez…

Mevlana


[1] AİHM, AİHS’nin 10. maddesine dair yerleşik içtihatlarında bulunan ve özelikle (Handyside-İngiltere kararı (7 Aralık 1976, seri: A no: 24), ve Fressoz ve Roire-Fransa no: 29183/95, § 45, AİHM 1999-I) kararlarında belirtilen temel prensipleri hatırlatmaktadır: İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” ve “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.

Hava durumu…

Bu günkü kar 2011 ve 2012 yılının en çok yapan karı oldu. Akşam hala yağıyor. Fethiyenin meşhur bir içeceği var mı diye düşündüm.  Bulamadım.. Sonununda ben uydrdum ve “Fethiyenin Meşhur Çayı” başlıklı 13 saniyelik yavaş çekimli bir video ekledim.

Artık Fethiye’nin de bir meşhuru var.

Adını Kara yazdım…

Ocak ayının 11,12,13. günleri kuru ayaz ve fırtına eksi on derecelerde her yeri dondurdu. Cumartesi akşamı başladı aralıklı olarak, pazar ve pazartesi günü saat ona kadar kar yağdı. Dört parmak yüksekliğe ancak ulaştı. Fakat bu kışın, bu zamana kadarki  en çok yağan karı bu idi.

Bizde kayak oynayamadık ama;”kara  slogan” yazdık.

Ülkemizde, demokratik zihniyetin kaderi “Kara Yazı” manasında, “Kara Yazılı”dır. Bende kar beyaz kara, Demokrasimizin Kaderini, Kara Yadım: “Önce Demokrasi.”

Resimde de görüldüğü gibi her karbeyazın kaderi: “Kar Beyaz” değil, “karada” olabilmektedir. Gün kendinin gösterince karbeyaz kar eriyip karaya karışacak, demokrasimiz gibi bir görülüp bir kaybolacak.

Demek ki ne kara yazmalı,  ne dağlara taşlara; gönüllere yazmak yetmeli, bir yolda durmadan yürüyebilmek için.

Karbeyazın kaderini değiştiren sıcaklık, güneş, karada buharlaşma yaratıp göge yükseltip, tekrar kar yağdıracak buluta, çeviren güç yine güneş, sıcaklık olacaktır.

İnsan iradesi de kar beyaz kaderi, karaya karıştırıp kaderini değiştirecek ve ondan tekrar yeni bir “Kar Beyaz kader” yaratacak güçtür.

Yeter ki azim, çalıma ve yılmaz bir irade olsun…

Geçmiş olsun : Yusuf ÖZACAR…

Aldığımız habere göre (Veli Oğlu)Yusuf abi(Özacar) Antalya^da rahatsızlanmış ve hastanede yatmaktaymış. Telefon ettim görüştüm. Sesi iyi geliyordu. Yusuf abiye geçmiş olsun der acil şifalar dileriz.

Ölürsem Ölüme Gelme….

SAYIN ALİSEYDİ BEY.


Yazıda ” Bu cenaze yemek adeti değişsin diyen muhteremler” diye hitap ediyorsun. Ana fikir. Kız kardeşim Hüsniye İLHAN’a ait.


Konunun esası : Cenazenin kırkı için düşünüldü. Yoksa toprağa verildiği ( Yerel deyimle, Kazma takırtısı diye bilinen ) ilk yemek, yerinde ve olması gereken bir ADET’tir.


Son zamanlarda 3-7- yarı kırkı- Kırkı-Elli ikisi- Senesi gibi cenazelerin hayrına dualar okutulup, yemekler verilmekte. Benim bildiğim genelde bu kırkında yapılır. İşte bu hayır yemeğine harcanacak meblağın, Fethiyeli yardıma muhtaç ailelere dağıtılması daha sevaba geçer diye düşünüldü.Bunun yadsınacak tarafı ne anlayamadım.


Fakat 03/01/2012 günü Merhum abimiz Ali Çalışkanoğlu için Malatya Cemevinde, cenaze yemeğinde yemek servisindeki düzensizlik, Hocanın YASİN’i eksik okuması. Yemek bitmeden dua’ya başlaması gibi hususları yerelim. Cemevi görevlilerini uyaralım. Burada hemfikiriz.

Fakat lütfen iyi niyeti, yanlış değerlendirmeyelim. Son cümlenizdeki soruyu cevapladığımı sanıyorum.


Bu vesile ile, üzüntümüzü paylaşan, akraba, dost ve Fethiyelilere teşekkür edip, saygı, sevgi ve selamlarımı sunuyorum.


Yusuf Çalışkanoğlu.

*                                             *                                           *

Merhabalar Yusuf bey,

Bey, bay vb. diye hitap resmi, mesafeli bir dil olduğundan, bu tabiri kullanmaktan imtina ederek kullandım. Yaşınızı bilmediğimden başka türlü hitap edemedim. Tabii, önemli olan niyettir, sözcükler sonunda birer kalıp.

Arzu etmiş olmamıza rağmen
rahmetlinin cenaze töreni ile Cem Evin’de verilen yemeğe iştirak edemedim!
Çalışıyorum; istediğim zaman istediğim yerler gidebilmek her zaman mümkün olmuyor.

Dolaysıyla, kız kardeşiniz Hüsniye İlhan’ın da böyle düşündüğünü sizden öğrenmiş oldum… İkinci tekil şahısa hitap eden bir dil kullanmam, bizzat var olan ikinci tekil şahısın ismini anmayarak ona değil, anlatım üslubu olarak bu tarzı seçmiş olmamdan kaynaklanmıştır. Muhatabım bir zihniyettir.

Sayı  mistisizmi bildiğim kadar M.Ö. 580′lerd yaşayan Yunanlıların dünyaca ünlü felsefe ve matematikçisi Pisagoras’la başlar yada onun döneminde tarih sahnesinde daha belirgin bir hal alır. Zamanla farklı düşünür ve din adamlar kendine ve vakte göre yorumlayarak çeşitlendi ve farklı inanç guruplarında bu sayılara kutsal, uhrevi birer anlam yüklendi. Alevi inancındaki üçler,
beşler, yediler… gibi kutsallaştırılan sayılarda bu manada değerlendirilebilir.

Kutsal Kitap’ta da namazın sayısı belirtilmemiştir. Buna rağmen sınır konmazdan namazdan bahsedilmiştir: Kur-an’ın Kerim’de. H.z Muhammet’in bir günde elli defada
dahi namaz kıldığı Hadis olarak rivayet edilir. Fakat peygamber, ben bunu sayıyı sınırlamazsam ümmetim bunu sünnet olarak alır ve benden sonra sürdürür, demiştir. Bu kaygıdan hareketle, İslam’da mezhep sahi imamlar ve din bilginleri, bir sahih Hadisle bu namazı sınırlamış, 5 sayısında mutabakat sağlamışlardır.

Konumuz elbette namaz ve namaz sayısı değil. İnsanın sayılara verdiği önem ve ona bağlılığıdır. Bir sayı ve ya kuralın kimler tarafından ve ne zaman konmuş olduğuna bakmadan, insanlara görünen, maddi yararı ile görünmeyen fakat insanın dünyevi, uhrevi ve ruhiyatı açışından fonksiyonunun derecesi ve devamını dikkate almalıyız. En azından ben böyle düşünüyorum.

*          *           *

  “…rivayet edildiğine göre “Cefar b. Ebu Talib (ra) öldürülünce, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurdu:


“Caferin ailesine yemek yapıp götürün. Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir.” 
(Ebû Dâvûd, Cenaiz, 25; İbn Mâce, Cenaiz, 59)

Komşular yaptıkları yemekleri ölü ailesine yardımda bulunmak ve kalplerini kazanmak için gönderirler. Çünkü cenaze sahipleri musibetle, gelen gidenlerle meşguliyet sebebiyle yemek yapamamış olabilirler.

Bunun aksine ölü evinin gelen gidenlere yemek hazırlaması mekruhtur, bidattır, aslı esası yoktur.
Çünkü böyle yapmakla ölü ailesinin sıkıntı ve kederi bir kat daha arttırılmış olur, meşguliyetlerine meşguliyet katılmış ve cahiliyye döneminin adetlerine benzetilmiş olur.

Cerir b. Abdullah şöyle demiştir: “Eğer yemek yapmaya ihtiyaç varsa caizdir. Çünkü ölü evine cenaze ve taziye için köylerden ve uzak yerlerden gelenler olur, ölü evinde gecelemeleri gerekirse o takdirde yemek yapılıp yedirilebilir.”

bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi


İslam bilginlerinden alınan bu verilerde göstermektedir ki, Kutsal Kitapta belirtilmiş olmamasına rağmen, insani bir ihtiyacı karşılaması bakımından doğru olarak, özellikle ilk hafta, ölü evine komşuların yemek getirmesi doğrudur. Bu yetersiz kaldığında ise ölü sahiplerinin bunu yapması zorunluluk arz eder.


Çünkü böylesi bir musibet sebebiyle, merhumun defin sürecine katılarak onu son yolculuğuna uğurlamak ve geride kalanların acılarını paylaşarak onlara manen destek olmak için uzaktan gelenler olmuştur.


Bu zorunluluk çeşitli sayılara karşılık gelen günlerde, yakın ve uzaktan gelen ayrımı yapmadan törensel bir sekle bürünerek bu günkü şeklini almıştır. Bu törensellik, gelenekleşmiş, ille de hısım akraba ve koru komşuları bu vesile ile bir araya getirerek hem ölen anılmış, ona dua edilmiş, hem de ölüm karşısında çaresiz olan insana metanet ve dayanma duvarı isnat edilmiştir. Etkisi ne kadar sürer? Rahman ve Rahim olan Allah’tır. Kul üzerine düşeni yapabilir ancak…


İfrat ve tefrite karşı korunmak, kemâletin gereğidir. Bir geleneği, bir insani
ihtiyacı karşılayalım  derken ifrata, aşırıya kaçmamalı, aşırıya kaçmayalım derken de tefrite düşmemek, geri kalmamak gerekmektedir.


Törensel olarak, yakın ve uzaktan gelen hısım akraba dost ve ahbaplar ile öleni anmak ve bu maksatla toplananlara bir yemek vermek, acı içinde olunsa dahi bizi acılara gark eden ölen için bu tören düzenlendiğinden ilk hafta, ismi ister kazma takırtısı, ister üçü başlığı altında bir yemek vermek, misafirperverlik, görgü, nezaket ve terbiyenin gereğidir.


Henüz bizi yakan ateş sönmemiş korlu iken bir defada, kırkında böyle geniş katılımlı törensel bir yemek verilmesi, ölenin yakınlarını açısından ruhen rahatlatıcı etki yaratabileceği
ve insanların bir araya gelmesine vesile olacağı yaşayarak görülmektedir.


Bu iki yemeğin verilmesi ifrat ve tefritin ortasında bir yerlerdedir.  Bu çağda bundan fazlası, senesi, bayramı vb. ölenin yakınlarının ekonomik durumu ve takdirine bırakılmalı.


Ölenin geride kalan yakınları için bu yemek bedeli onları zorlayan, sıkan bir yük olmayan aileler için, sorun yoktur. Olabilecekler için için ise, bir kaynak oluşturmalı ve gelenekselleştirerek,  ilgili aileleri rencide etmeyecek bir çözüm oluşturulmalı.


Peki bu yapılmazda bu maksatla yemek bedeli karşılığında yapılacak hayırlar için verilen(hayır-yardım) rakamını kim yada ne belirleyecek, yapılmadığında bunun yaptırımı olabilecek mi. Olamayacaksa, ”bu gelenekle beraber, yemek yerine yapılması öngörülen (hayır-yardım) fikrinin önerisininde ölümüdür bu.”

*       *        *

Bir teyze lokma dağıtırken bana üç tane şeker uzattı ve “üçler aşkına” dedi. Bende espri olsun diye: “keşke beşler, yediler hatta kırklar aşkına deseydin de, bir avuç dolusu verseydin,” dedim. Teyze de hemen lafı ağzıma tıkatı: “oğlum, lokmanın üçü de kırkıda birdir, lokmadır; hem ben üçler aşkına dağıtıyorum, ananda kırklar aşkına dağıtsın,”dedi.


Ölünün ardından verilen yemek yerine, yoksula yardım şeklindeki fikrin üç zaman sonraki akıbeti korkarım ki: “üçler aşkına” dönüşebilir…


Fakat gelenekselleşmiş olan cenaze töreni ve onun ayrılmaz bir parçası olan cenaze için topluma verilen yemeğe katılmamanın ahlaki açıdan bir yaptırımı vardır. Bu yaptırım ayıplamanın ötesinde kınama boyutundadır.


 “Ölüye dostta gelir düşmanda” deyimi, ölen düşmanın dahi olsa, cenaze törenine katıl ve geride kalanlara taziye bildirmenin zorunluluğunu ve sosyal denetimin kerterizini belirtir.


Ülkemizde en ağır yeminlerden biri de: “ölürsem ölüme gelme” şeklinde bir ibaredir.  Yani her iki dünya da da (onunla) ilişkiyi kesme arzu ve düşüncesinin ifadesidir.
Bu kadar ağırdır, yaptırım.


Tanrı hepimize hayırlı ömürler versin; fakat hayır, hayır yapalım diyerek bu geleneğin de canına kıyarsanız: “ölürsem ölüme gelmeyin.”

 *                                     *                                            *

Maddi yardımın da insani olduğuna dair önemin altını çizmek bakımından,
Mesnevi’de geçen bu hikayeyi aşağıya alıntılıyoruz:


Bir şeyhin Bayezid’e “Kâbe benim; benim çevremde tavaf et” demesi

“2210: Ümmetin şeyhi Bayezid Hac ve Umre için Mekke’ye doğru koşuyordu

İlk defa (yol boyunca)  gittiği şehirlerde değerli kişileri soruşturup arardı. (…)

 

2215: (…)Bayezid, yolculukta zamanının Hızır’ı olan bir kimseyi bulmak için çok arardı.

2220: Boyca hilâl gibi bir şeyh gördü; Onda erlerin gücünü ve sözünü gördü.

Gözü kör ama gönlü güneş gibiydi; rüyasında Hindistan’ı görmüş bir fil gibiydi

2225: (Şeyh’in) Önünde oturdu. Durumunu sordu; onu yoksul ve aile sahibi buldu.

-Şeyh- “Ey Bayezid! Niyetin nereye! Gurbet dengini nereye götüreceksin?” dedi.

-Bayezid- “Erken vakitte Kâbe’ye niyetim var” dedi. -Şeyh- “Peki! Yol azığı olarak neyin var?” dedi.

-Bayezid- “İki yüz gümüş dirhemim var; işte elbisemin köşesine sıkıca bağlı” dedi.

-Şeyh- dedi:
“Benim çevremde yedi defa tavafet(dön); bunu hac tavafından daha iyi say.

 

2230: Ey cömert! O dirhemleri önüme koy;
bil ki hac yaptın muradın gerçekleşti.


Umre yaptın, baki ömrü elde ettin; temizlendin, Safa’da koştun

Canının gördüğü Hakk’ın hakkı için;
Hak, beni kendi evine üstün tutmuştur.


Kâbe onun lütuf evi ise de tabiatım (vücudum) onun sır evidir.


O evi (Kâbe’yi)yaptığından beri, ona gitmedi. Bu eve (gönlüme) ise o diri Hakk’tan başkası girmedi.

 

2235: Madem beni gördün, Hakk’ı gördün; sadakat Kâbe’sinin çevresini döndün.

Bana hizmet, Allah’a itaat ve şükürdür;
sanma ki Hakk, benden ayrıdır.

Gözünü iyice aç, bana bak; böylece insanda Hakk’ın nurunu göreceksin.”

Bayezid, bu nükteleri anladı; altın halka gibi kulağına taktı.

Ondan dolayı Bayezid’in derecesi arttı; Sonra ulaşan, son noktaya vardı.”

KAYNAK: Mevlana Celâleddîn Rûmî,
Mesnevî,  İstanbul, 2004, c: 1, s: 234-235.

Not: Fikrini beyan edecek bir Fethiye’liyi görmek, bizi fazlasıyla memnun etmiştir. Mesajınız için teşekkür eder, ilgi ve katkınızın devamını bekleriz. İki defa cenaze yemeği yapmanın gelenekselleşmesi için, ekonomik gücü zayıf ailelerin ölüm halinde verilecek yemeklerine katkı babında bir fon oluşturulabilir. Durumu zayıf olan ailede bu fona katkı yapacağından, fondan
yapılan bu destek, o aile üyelerini duygusal açıdan incitmez.

Yazılı bir beyan olmadan durumu iyi olan aileler, fondan harcama talep etmez, kendi imkanları ile yapar, hayrını da ilaveten yapar; diğerleri de benim katkımla oluşturulmuş bir fondan yapılıyor diye, bu ihtiyacını sıkıntıya girmeden ve
kendinin incinmiş hissetmeden karşılar.

Ayriyeten bir çok belediye dahi bunu yapmaktadır.

Sözlük:


müstehap, -bı
    Ar. muste§abb 

a. 1. din b. Dinen emredilmediği hâlde yapıldığında sevap kazandıran davranış. 2. sf. Hoşa giden, sevilen, beğenilen.


musibet
    Ar. mu¹³bet 

a. (musi:bet) 1. Ansızın gelen felaket, sıkıntı veren şey. 2. sf. mec. Uğursuz.


mekruh
    Ar. mekr°h 

sf. 1. din b. İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen. 2. esk. İğrenç, tiksindirici.

 Güncel Türkçe Sözlük 


bidat, -ti
    Ar. bid¤at 

a. (bi’dat) din b. esk. 1. İslam dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler. 2. Sonradan türeyen şey.

 Güncel Türkçe Sözlük 

İfrat: 1.
isim, eskimiş
 Herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık, tefrit karşıtı

İfratlar bırakılırsa bürokrasiye karşı her türlü şiddet benim hoşuma gider.” -
F. R. Atay

Tefrit: 1.
isim, eskimiş
 Herhangi bir konuda geride kalma, yeterli ölçüde olmama durumu, ifrat karşıtı

Aliekber Pektaş / Hrant ın Katilleri aramızda!

 

Sevgili okuyucular,
Katiller aramızda! 19 Ocak 2007 akşam Saat leri, aramızdan bir can, bir dost, bir nefer, bir demokrasi aşığı, devletin kolladığı katiller tarafından ayırdılar.
Ülkemizde yaşayan, Anadolu ve coğrafyamızın kadim halklarından Ermenilerin gözü, kulağı, sesi ve rengi Hrant Dink, devlet tarafından yaratılan, ‘‘çocuktan katil ler‘‘ tarafından saldırıya uğrayarak aramızdan ayırdılar.  Hrant Dink’in bir tek ‘‘suçu‘‘ vardı, vatanını sevmek, demokrasi dostlarını sevmek, faşizm in mantıksızlığına karşı durmaktı. En büyük ‘‘ suçu‘‘ ise Ermeni olmaktı. İnsan olmaktı.
Tam 5 yıl boyunca, Hrant Dink in katillerini ‘‘aradılar‘‘ ama bir türlü bulamadılar. Hrant ın katlleri aslında her gün aramızda gözlerimize bakarak dolaşmaktaydılar.
17 Ocak 2012 de Mahkeme kararı açıklandı, kararda aklınaza gelecek her şey mevcuttu. Ama bir şey eksikti. Aslında Hrant Dink devletin katilleri tarafından, ‘‘öldürülmedi‘‘ Hrand Dink, ‘‘kendi-kendini vurarak öldürdü‘‘  açıklaması yapılmadığı için çooookkkk, ‘‘üzüldüm‘‘ !
Açıklanan mahkeme kararları ucebe bir karardı. Çünkü bu karara karşı, aklı başında olan her insan isyan etmek durumunda kaldı. Kararın açıklanmasından sonra, başta Hrant Dink in avukatları olmak üzere, ülkemizin tüm namuslu aydınları isyan ettiler. Sanat camiasından, politik arenadan, emek cephesi, sendikacılar ve iş çevrelerinden samimi olan her insan karara isyan etti.
Bakanlarda isyan ‘‘etti‘‘ Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kararın ‘‘kararın ‘kabul‘ edilemeyeceğini‘‘ açıkladı. Başbakan Erdoğan, ‘‘yargılamanın daha bitmediğini açıkladı‘‘. Adelet bakanı Ergin, ‘‘dava sürecinin 3 aşamalı olduğunu‘‘ açıkladı. Muhalefet partileri tepki gösterdiler. Mahkemenin hakimi, ‘‘vicdanen ben de  bende tatmin olmadım‘‘ diyerek açıklamada bulundu.
19 Ocak 2012 de İstanbul da, on binler yürüdü. Ülkemiz coğrafyasının her köşesinde, Hrant Dink anıldı ve mahkeme kararını protesto eden onbinler sokaklara döküldü.
İyi ama, bütün bular yaşanırken, ülkeyi yönetenler bu kararların adil bir karar olmadığını açıklarken. Mahkeme hakiminin dahi bu gerçekliği kamuoyundan gizlemezken. Tüm bu gelişmeler, tüm bu komedi, ülkemizde değilde, Pategonya damı yaşandı.

Bu kadar utanmazlık olurmu? Sanki mahkeme, evren in bir başka gezegeninde oluşmuş, mahkeme kararı bir başka gezegende alınmış ve açıklanmış gibi, pişkince davranmak, bir başka ülkede yaşanırmı acaba?
Mahkeme hakimi bu davanın arkasında  ‘‘örgüt yok‘‘ demiş, belkide yokturdur. Kocaman hakim yalan söylüyor. Ama derin devlet vardı bu katliamların arkasında. Ilada neden bir örgüt ararlar anlamıyorum. Katliam devletin kolladığı çeteler tarafından organize edilmiş ve uygulanmıştır. Başka bir örgüt aramanın bir anlamı yok!
Bırakalım demokrasinin olgunlaştığı bir ülkeyi, Afrika nın derebeylikleri ile yönetilen bir ülkesinde, bu hukuk rezaleti yaşansaydı, adalet bakanı çoktan istifa etmişti. Demokrasinin olgunlaştığı Avrupa ülkelerinde bu hukuk rezaleti ve komedisi yaşansaydı, hükümet istifa ederdi. Ama bizim ülkemizde, halkımızın gözünün içine bakarak, ‘‘yürütme gerekeni yapmıştır‘‘ diyen, yalanlarıyla toplumu yönlendirmeye çalışan bir başbakan var.
Katiller aramızda, ‘‘hoş geldiniz‘‘ aramıza diyemiyeceğim. Çünkü hep aramızdaydılar.  Hrant ın katilleri ve onların oluşturduğu çete, sadece Hrant Dink i katletmediler. 17 000 (on yedi bin) faili meçhul, cinayet var. Aslında faili meşhur olan katil var. Faili meşhur, çünkü katilliği ile ün yapmış, bir devlet yapılanması var. Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde kümelenmiş çeteler.
Ogün Samat, Yasin Hayal vb. Tetikçiler, gerçek katiller değiller. Onalar sadece oynanan oyunda piyondular. Tıpkı diğer katliamlarda ve caniyane davranışlarında kullandıkları piyonlar gibi. Faşizm in bir tek mantığı vardır. Sermayenin yoğunlaşmasını sağlamak. Yoğunlaşan sermayeyi kan revan içinde yoğurmaktır. Bu nedenle her şey mübahtır. Faşizm için. Vatam, millet, sakarya nutukları, faşizm in kitle tabanını yaratmada önemli derecede rol oynar. Bu rol içerisinde fügüranalrın çıkması çokta zor olmaz. Çeterlerin ihtiyaçalarını karşılamak bu figuranlardan peydahlanır.
Bir gerçek daha var. Bu bir avuç çeteye karşın, milyonları oluşturan emekçiler, demokrasi güçleri, inanç sahipleri, halkımız var.
Türkiye halkı bu çetelere katillere, faşist devlet yapılanmasına ve bu türden gericiliğe karşı onurlu duruşunu sergileyecektir.
Hrant Dink şahsında, tüm demokrasi şehitlerini saygı ile anıyorum!
AliekberPektaş
Kritikleriniziçin: analizoku1@web.de
19.01.2012

Sitemize Mail İle Abonelik..

Her üç sayfamızdan birinin,  resimlerde gösterildiği şekilde  ”Sitemize Abonelik Linki” ni tıklayınız. Açılan “Feedburner” sayfasındaki ilgili yerlere mailinizi ve doğrulama harflerini yazıp tıklayınız.

Girdiğiniz mailinize bir mesaj gelecektir. Bu mesajı açınız ve doğrulama linkini tıklayınız.

Açılan pencereyi kapatınız. Tamam, bu kadar..

Abonelik tarihinizden itibaren, sitemize yazılan her yeni haber sayfası mail olarak size otomatik olarak gelecektir.

Tavsiyemiz, yukarıda resmi görünen BELDEMİZ sayfasındaki
abonelik linkinden abone olmanızdır.

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 866 other followers