Kişinin kendine ettiğini / Mevlana…
Sayın Aliseydi Bey.
Şahsen tanışmadığım kişiler benden küçük te olsalar, Bey diye hitap ederim. Benim tarzım, mizacım bu. Bey kardeşim Aslen Fethiyeli, 1944 Malatya doğumlu, 37 senedir Avusturya’da yaşıyan gurbetçiyim
Bu yazım, 18.01.2012 tarihli yazınıza cevaben, 19.01.2012 günlü cevabımın başlığı ile ilgilidir. Bu başlıkta “ÖLÜRSEM ÖLÜME GELME” İbaresi yoktu. Sen bu başlık altında, benim cevabi yazımı aynen koyduktan sonra, devamla aynı sayfanın altına yanıtını vermişsin.
ÖLÜRSEM ÖLÜME GELME’yi benim yazımın başlığına koymakla bu sözü bana mal ettiğinin farkındamısın.Bu durumdan dolayı, sevenlerimin telefonla aradığını, niye böyle yazdım diye üzülenlerin olduğunu biliyormusun. Bu duruma mahal vermeye, kanımca ne hakkın, ne de yetkin var.
Bir açıklamada daha bulunayım. Tarihe dikkat edin. 06.01.2012 günü taziyemizde bulunanların yanlarında cenazenin kırkı ile, hakkındaki düşüncemi açıkladıktan sonra. 18.01.2012 günkü yazında, MUHTEREMLER diye hitabın benide içine aldığı için cevaplamam gerekti. Bu ilk sebep. İkincisi. YOKSA HİÇ DÜŞÜNMEDEN, ÖYLESİNEMİ KONUŞTUNUZ ?. Varsayalım ki düşüncesizce konuşulmuş bile olsa , Bu soruyu, sorduğunuz kişileri tanıyormusun.
Meğer bana hitaben yazıyorsun. Tarihi ve dini bilgi sahibi olmadığımı nereden biliyor da açıklama yapıyorsun. Buna niye gerek duydun.
Son olarak. Kim ne düşünürse düşünsün, 19.01.2012 günkü yazımın her zaman arkasındayım. Tüm Fethiyelilerin yolu açık olsun diyor, selamlarımı sunuyorum.
22.0102012 Y.Çalışkanoğlu
Merhabalar Yusuf abi.
Sondan başlıyayım! Ölünün ardından yapılan cenaze törenlerinin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “kazma takırtısı” ismi ile yapılan yemek, cenazenin defin sürecine katılmak için uzaktan gelmiş bu insanlara çay kahve ve aç olmaları ve merhumun ruhuna dualar okunmasına vesile oluşturması ve toplu halde anılması bakımından çoğu zaman, nezaket görgü ve misafirperverliğin gereği olarak da (yemek)ikramında bulunulur.
Bu yapılanca(Kazma Takırtısı),iki gün sonra üçüne gerek olmayabilir. Bazen merhumun naaşı, uzaktaki yakınları gelsin diye bekletilirken, merhumun defin günü, üçüncü gününe rastlar. (Defin günü)Yapılan bir yemeğin, hem kazma takırtısı, hemde üçü olarak anlaşılmasında bir mahsur yok.(Kendimi fetva veren mola olmak gibi memnun olmadığım bir hisse kaptırıyorum, böyle konuşunca; fakat bu hem haddimiz hemde maksadımız değil,yalnızca kendimi ve burada itibar görüp uygulanan geleneği ifade etmeye ve savunmaya çalışıyorum)
Henüz acımız harlı iken, 40. günde toplu halde merhumu rahmet ve hayırla anmak cenaze sahiplerinin psikolojik olarak rahatlatmakta. İnsan olarak kendi akıbetimiz hakkında moral bulmak ve ebediyete dek ayrıldığımız canımızı böylesi bir günle anmak, insanın yalnızlık hissinin ve acılara karsı koymaz gücünü artırıcı diye düşünmekteyim.
Senesi, ilk bayramı vb.günlerde de yemek dökmek bir zorunluluk olarak görülmeyebilir; fakat dileyen yapar. Bu günlerde de merhumun kabrini bir deste çiçekle ziyaret etmek ve bu maksatla bir araya gelen yakınlar ile onu rahmet ve hürmetle anmak ta anlamlıdır.
Bu gelenek öldürülürse hayır yapalım diye diye, üç zaman sonra “üçler aşkına” dönüşür, sonra insanlığa hayrın bin bir yolu var denip, yemek yerine hayır yapalım düşüncesi de ölür, diye endişeleniyorum.
Yusuf abi, ben fikrimin arkasındayım diyorsun ya, fikrinize saygım var; fakat fikrinize karşıyım, benim fikrim de budur.
Bilginizi “hafifsediğime yada yok saydığıma” dair ise, bu zannı yazımdan nasıl çıkardığınızı anlayamadım! Benim yazılarımı takip edenler hatırlayacaktır;bir kaç kez: ben köyde doğdum, köyde yaşıyorum, ortaöğretimden ötesini okumadım, benim aklım bana yetmez, dolaysıyla kimseye verecek kadar aklım yok vb. cümleler kurduğumu. Kısacası, ben köyümden dışarı çıkmadım, burada doğdum, burada yaşıyorum, kader bir cilve yapmazsa burada da hayatım sonlanacak ve burada defin edileceğim.
Tanrı herkese olduğu gibi bana da yüz akı ile geçirilecek bir ömür nasip etsin.
Bu paragrafla varmak istediğim nokta: Ben buyum,demektir. El memleket görmüş çağdaş uygarlığın göbeğinde olan ve sizde olup ta bizde olmaması muhtemel olan bilgi ve deneyim sizlerdedir. Keşke azda olsa bir ışık yansıtsaydınız.
Din imandan bahsime gelince insanın düşünce ve inançlarını tarihin büyük simalarına referans göndererek ve onların ışığından feyiz alıp kadim değerleri bu güne uyarlama, değerlendirme gayretinin bir sonucudur. Yani kendimizi (bize göreyi) yansıtmaya çalışmak.
Geçen yıl TUİK(Türkiye İstatistik Kurumu)’nun bir kitapçığı elime geçmişti. Kitapçığın bir bölümü ise Türkiye’de ki, bütün kütüphanelerde bulunan kitap sayısı ile ilgiliydi.Bu kaynakta,Türkiyenin “bütün kütüphanelerindeki” kitap sayısını on iki milyon üç yüz bin civarı bir rakam olarak açıklıyordu.
Başka kaynaklara müracaat ettim ve ulaştığım sonuç beni hayretler içerisinde bıraktı. Amerikanın Kongre Kütüphanesinde(bir tek kütüphane) otuz milyon cilt kitap, basılı eser varmış.
Bundan dolayı, benim bilgim yağmurlar sonucu oluşmuş bir avuçluk su birikintisiyken, kendimi kedimle sınırlamak yerine yüzyılların gerçek miraslarına, deryalara müracaat ederek, onlardan feyiz alarak düşünce ve inançlarımı arz etmeye çalıştım. Çabam yalnızca bu idi.
Birilerini üzmeye hak ve yetkim olup olmamasına gelince… Maksadımız o değildi. Düşünce inanç ile bunları ifade etme özgürlüğü bir insan hakkıdır… Bunun tartışma götürmediği bilgisi sizinde malumatınızdır, doğal olarak.AİHS ünlü Handyside[1] kararları, uygar dünyanın referansıdır bu hususta.
Dolayısıyla bu benimde referansımdır. Benden farklı düşündünüz yada bu dünya da böyle düşünenler var diye bende üzülüyor sonrada insanlığın yararı, bir kişinin üzüntüsünün önünde gelir diye kendimi teselli ediyor ve demokrat olmanın gereği olarak aykırı ve farklı olanı saygı ile karlıyor ve tahammül ediyorum.
“Tanrı hepimize hayırlı ömürler versin; fakat hayır, hayır yapalım diyerek bu geleneğin de canına kıyarsanız: “ölürsem ölüme gelmeyin.” sözümle sizi de kast etiğimi söylüyorsunuz. Evet bu geleneği öldürmek isteyenleri, dolayısıyla sizi de kast ettim.
“Ölürsem Ölüme Gelme” ibaresini iki maksatla söyledim. Biri bu sözün, bu geleneğin toplumsal dimağımızdaki ağırlığını belirtmek.Diğeri ise, sizin gibi hayırseverler başarılı olursa(Allah korusun),bu günkü çapta törenselleşmiş cenaze defin süreci ve bunlara yapılan ikramlar, ortadan kalkacağı için; “ölürsem ölüme gelme” adeti anlamsızlaştığından, ölüme de “gelemeyeceksiniz, doğal olarak.”
Yani,benden farklı düşüneni ölüm törenimde dahi istememek değil, bu zihniyet toplumun çoğunluğuna sirayet ederse, böyle bir iştirakin gerçekleşemeyeceğinin öngörüsünün de arzıdır.
Bir önceki yazımızda da değindiğimiz gibi, atamız bizler parmak kadar çocukken pipinin ucundan acık kestirecek diye bunun için yaptığı düğüne binler, on binler harcıyorken, bizim düğünümüze, mezuniyetimize, yaş günümüze, noel, bayram, yurt içi ve yurt dışı gezilerimize, bindiğimiz arabaya, ikamet ettiğimiz evimize… kesenin ağzını açıyorken düşünmüyor; her ailenin çınarı sayılan o kanımız, canımız atamızı ebedi istirahatğahına uğurlarken, bütün bunların anısına saygı icabı, iyi bir LAP TOP fiyatına denk bir bedelle, bizlere onca emeği geçmiş, bizlerle onca iyi kötü hatıra bırakmış, bizimle gülmüş, bizimle ağlamış, en tatlı yiyeceklere, en güzel eşlere, dostlara, eşyalara bizim sahip olmamızı istemiş, bizim başımızla başı ağrımış, bizim yaramızla yaralanmış, bizimkiyle yarası sağalmış, bebekken ağrıyan başımız, karnımız ve ikbalimiz için biz uyurken başımızda nice uykusuz geceler geçirmiş… bir insanın anısına,harcayacağımız üç beş kuruşun bir bakıma hesabını yapıyoruz.
“Baba evladına bir dağ bahsetmişte, evladı babasına bir cingil üzümü vermemiş,” misali, bize de bilmem şu kadar serveti kalmasına rağmen,bir bakıma onun kazancının bir zerresini ona harcamaktan imtina ederiz…
Bu benim geleneğime uymuyor, bu benim ahlakıma sığmıyor ve bu benim vicdanımı sızlatıyor ve içime sinmiyor. Elem duyuyorum…
İnsanlığa hizmetin bin bir yolu var. Bana göre (insanlığa hizmet ve en büyük hayırların başında gelen) her insanın yaptığı işi layıkıyla, insani bir sorumlulukla yapmasıdır.
Bariz bir örnek vermek gerekirse:pilot hata yaparsa, uçak düşer bilmem şu kadar insan ölür.Pilotun insanlığa hizmeti başta sorumluluğunu almış olduğu işi layıkıyla yapmaktır. Bu sorumluluğunda
lakayt olurda uçağı düşürürse ve vasiyetinde de kazadan dolayı
sigortanın ödeyeceği meblağı, iş yerinin ödeyeceği iş
akdinden doğan tazminatlarının ve bütün servetinin tümünü Afrika’da ki açlara bağışlamış olsa dahi, bu pek hayırlı bir “hayır”değildir.
İnsan hayatıdır en büyük değer ve bir tek insanın hayatı bir cihanın servetinden daha kıymetlidir.
Ölüye hiç bir yemek ve hiçbir kurban bir yarar sağlamaz, dine inanıyorsa ölmeden önce, yaşarken onun kendini hakkın iradesine teslimiyet derecesi ve tanrısal adalet ve
lütuf cennet yada cehenneme biletini keser.
İnançlı değilse onun yaşarken kendisine, insanlığa, doğaya hizmeti ve onunla kurduğu ilişki, toplum tarafından hayırla yada nefretle anılmasına vesile olur.
Kanımızca hayır ve insanlığa hizmet, hem bir otomobil ustasının arızayı layıkıyla onarması, bir tek vidayı dahi ihmal etmeden sıkması, hem de insanlığa hizmet eden kurum ve kişilerle ilişkide olması, bu alanlarda da mücadele içinde olması ve aynı zamanda ise kendisi ve ailesinin sorumluluğunu, insanlığa sorumlulukla eş tutmasıdır.
Kendisine, ailesine… insanlığa sorumlu bir insan olarak bunca hizmet vermiş bu (her) insan gün gelir de ebedi istirahatğahına uğurlanırken bu hizmetlerinden ve (yalnızca)insan olduğundan dolayı törenle, saygıyla uğurlanmalı ve anılmalı…
Muradımız budur; konunun ezoterik manası lafı uzatır. Kutsal emir: “her can ölümü tadacaktır; dönüşünüz bana olacaktır,” şeklindedir.
Bu can da ölümü tattığında, beldemizdekine benzer törenle defin edilmek ve hiç değilse iki defada toplu olarak anılmak ve beni anmaya gelmiş olanlara da bir ikramda bulunulsun (bütün insanlar için de) ister. Başka, “o” türlüsüne gönlü razı olmaz…
Yani ben kendime diğer insanlara
(bu gün burada) yapılan, edilen ve edilmesi gerektiğine inandığımın yapılmasını ister ve yakıştırırım…
a.s.
26.01.2012
Kişinin kendine ettiğini
Kendi kendine
Kişinin kendine ettiğini
Edemez kişiye hiçbir fani
Bu hırsı, ne kıskanç kini, ne şarap
Ne de haşhaş edemez..
Kişinin kendine ettiğini tayfun, boran
Dağ, taş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Edemez Kişiye hiçbir fani
tutmazsa gerçek dost elini
kendi kendiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez, ayyaş edemez
Mezar soyan nebbaş edemez…
Mevlana
[1] AİHM, AİHS’nin 10. maddesine dair yerleşik içtihatlarında bulunan ve özelikle (Handyside-İngiltere kararı (7 Aralık 1976, seri: A no: 24), ve Fressoz ve Roire-Fransa no: 29183/95, § 45, AİHM 1999-I) kararlarında belirtilen temel prensipleri hatırlatmaktadır: İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” ve “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.
Ölürsem Ölüme Gelme….
SAYIN ALİSEYDİ BEY.
Yazıda ” Bu cenaze yemek adeti değişsin diyen muhteremler” diye hitap ediyorsun. Ana fikir. Kız kardeşim Hüsniye İLHAN’a ait.
Konunun esası : Cenazenin kırkı için düşünüldü. Yoksa toprağa verildiği ( Yerel deyimle, Kazma takırtısı diye bilinen ) ilk yemek, yerinde ve olması gereken bir ADET’tir.
Son zamanlarda 3-7- yarı kırkı- Kırkı-Elli ikisi- Senesi gibi cenazelerin hayrına dualar okutulup, yemekler verilmekte. Benim bildiğim genelde bu kırkında yapılır. İşte bu hayır yemeğine harcanacak meblağın, Fethiyeli yardıma muhtaç ailelere dağıtılması daha sevaba geçer diye düşünüldü.Bunun yadsınacak tarafı ne anlayamadım.
Fakat 03/01/2012 günü Merhum abimiz Ali Çalışkanoğlu için Malatya Cemevinde, cenaze yemeğinde yemek servisindeki düzensizlik, Hocanın YASİN’i eksik okuması. Yemek bitmeden dua’ya başlaması gibi hususları yerelim. Cemevi görevlilerini uyaralım. Burada hemfikiriz.
Fakat lütfen iyi niyeti, yanlış değerlendirmeyelim. Son cümlenizdeki soruyu cevapladığımı sanıyorum.
Bu vesile ile, üzüntümüzü paylaşan, akraba, dost ve Fethiyelilere teşekkür edip, saygı, sevgi ve selamlarımı sunuyorum.
Yusuf Çalışkanoğlu.
* * *
Merhabalar Yusuf bey,
Bey, bay vb. diye hitap resmi, mesafeli bir dil olduğundan, bu tabiri kullanmaktan imtina ederek kullandım. Yaşınızı bilmediğimden başka türlü hitap edemedim. Tabii, önemli olan niyettir, sözcükler sonunda birer kalıp.
Arzu etmiş olmamıza rağmen
rahmetlinin cenaze töreni ile Cem Evin’de verilen yemeğe iştirak edemedim!
Çalışıyorum; istediğim zaman istediğim yerler gidebilmek her zaman mümkün olmuyor.
Dolaysıyla, kız kardeşiniz Hüsniye İlhan’ın da böyle düşündüğünü sizden öğrenmiş oldum… İkinci tekil şahısa hitap eden bir dil kullanmam, bizzat var olan ikinci tekil şahısın ismini anmayarak ona değil, anlatım üslubu olarak bu tarzı seçmiş olmamdan kaynaklanmıştır. Muhatabım bir zihniyettir.
Sayı mistisizmi bildiğim kadar M.Ö. 580′lerd yaşayan Yunanlıların dünyaca ünlü felsefe ve matematikçisi Pisagoras’la başlar yada onun döneminde tarih sahnesinde daha belirgin bir hal alır. Zamanla farklı düşünür ve din adamlar kendine ve vakte göre yorumlayarak çeşitlendi ve farklı inanç guruplarında bu sayılara kutsal, uhrevi birer anlam yüklendi. Alevi inancındaki üçler,
beşler, yediler… gibi kutsallaştırılan sayılarda bu manada değerlendirilebilir.
Kutsal Kitap’ta da namazın sayısı belirtilmemiştir. Buna rağmen sınır konmazdan namazdan bahsedilmiştir: Kur-an’ın Kerim’de. H.z Muhammet’in bir günde elli defada
dahi namaz kıldığı Hadis olarak rivayet edilir. Fakat peygamber, ben bunu sayıyı sınırlamazsam ümmetim bunu sünnet olarak alır ve benden sonra sürdürür, demiştir. Bu kaygıdan hareketle, İslam’da mezhep sahi imamlar ve din bilginleri, bir sahih Hadisle bu namazı sınırlamış, 5 sayısında mutabakat sağlamışlardır.
Konumuz elbette namaz ve namaz sayısı değil. İnsanın sayılara verdiği önem ve ona bağlılığıdır. Bir sayı ve ya kuralın kimler tarafından ve ne zaman konmuş olduğuna bakmadan, insanlara görünen, maddi yararı ile görünmeyen fakat insanın dünyevi, uhrevi ve ruhiyatı açışından fonksiyonunun derecesi ve devamını dikkate almalıyız. En azından ben böyle düşünüyorum.
* * *
“…rivayet edildiğine göre “Cefar b. Ebu Talib (ra) öldürülünce, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurdu:
“Caferin ailesine yemek yapıp götürün. Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir.” (Ebû Dâvûd, Cenaiz, 25; İbn Mâce, Cenaiz, 59)
Komşular yaptıkları yemekleri ölü ailesine yardımda bulunmak ve kalplerini kazanmak için gönderirler. Çünkü cenaze sahipleri musibetle, gelen gidenlerle meşguliyet sebebiyle yemek yapamamış olabilirler.
Bunun aksine ölü evinin gelen gidenlere yemek hazırlaması mekruhtur, bidattır, aslı esası yoktur.
Çünkü böyle yapmakla ölü ailesinin sıkıntı ve kederi bir kat daha arttırılmış olur, meşguliyetlerine meşguliyet katılmış ve cahiliyye döneminin adetlerine benzetilmiş olur.
Cerir b. Abdullah şöyle demiştir: “Eğer yemek yapmaya ihtiyaç varsa caizdir. Çünkü ölü evine cenaze ve taziye için köylerden ve uzak yerlerden gelenler olur, ölü evinde gecelemeleri gerekirse o takdirde yemek yapılıp yedirilebilir.”
bk. Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi”
İslam bilginlerinden alınan bu verilerde göstermektedir ki, Kutsal Kitapta belirtilmiş olmamasına rağmen, insani bir ihtiyacı karşılaması bakımından doğru olarak, özellikle ilk hafta, ölü evine komşuların yemek getirmesi doğrudur. Bu yetersiz kaldığında ise ölü sahiplerinin bunu yapması zorunluluk arz eder.
Çünkü böylesi bir musibet sebebiyle, merhumun defin sürecine katılarak onu son yolculuğuna uğurlamak ve geride kalanların acılarını paylaşarak onlara manen destek olmak için uzaktan gelenler olmuştur.
Bu zorunluluk çeşitli sayılara karşılık gelen günlerde, yakın ve uzaktan gelen ayrımı yapmadan törensel bir sekle bürünerek bu günkü şeklini almıştır. Bu törensellik, gelenekleşmiş, ille de hısım akraba ve koru komşuları bu vesile ile bir araya getirerek hem ölen anılmış, ona dua edilmiş, hem de ölüm karşısında çaresiz olan insana metanet ve dayanma duvarı isnat edilmiştir. Etkisi ne kadar sürer? Rahman ve Rahim olan Allah’tır. Kul üzerine düşeni yapabilir ancak…
İfrat ve tefrite karşı korunmak, kemâletin gereğidir. Bir geleneği, bir insani
ihtiyacı karşılayalım derken ifrata, aşırıya kaçmamalı, aşırıya kaçmayalım derken de tefrite düşmemek, geri kalmamak gerekmektedir.
Törensel olarak, yakın ve uzaktan gelen hısım akraba dost ve ahbaplar ile öleni anmak ve bu maksatla toplananlara bir yemek vermek, acı içinde olunsa dahi bizi acılara gark eden ölen için bu tören düzenlendiğinden ilk hafta, ismi ister kazma takırtısı, ister üçü başlığı altında bir yemek vermek, misafirperverlik, görgü, nezaket ve terbiyenin gereğidir.
Henüz bizi yakan ateş sönmemiş korlu iken bir defada, kırkında böyle geniş katılımlı törensel bir yemek verilmesi, ölenin yakınlarını açısından ruhen rahatlatıcı etki yaratabileceği
ve insanların bir araya gelmesine vesile olacağı yaşayarak görülmektedir.
Bu iki yemeğin verilmesi ifrat ve tefritin ortasında bir yerlerdedir. Bu çağda bundan fazlası, senesi, bayramı vb. ölenin yakınlarının ekonomik durumu ve takdirine bırakılmalı.
Ölenin geride kalan yakınları için bu yemek bedeli onları zorlayan, sıkan bir yük olmayan aileler için, sorun yoktur. Olabilecekler için için ise, bir kaynak oluşturmalı ve gelenekselleştirerek, ilgili aileleri rencide etmeyecek bir çözüm oluşturulmalı.
Peki bu yapılmazda bu maksatla yemek bedeli karşılığında yapılacak hayırlar için verilen(hayır-yardım) rakamını kim yada ne belirleyecek, yapılmadığında bunun yaptırımı olabilecek mi. Olamayacaksa, ”bu gelenekle beraber, yemek yerine yapılması öngörülen (hayır-yardım) fikrinin önerisininde ölümüdür bu.”
* * *
Bir teyze lokma dağıtırken bana üç tane şeker uzattı ve “üçler aşkına” dedi. Bende espri olsun diye: “keşke beşler, yediler hatta kırklar aşkına deseydin de, bir avuç dolusu verseydin,” dedim. Teyze de hemen lafı ağzıma tıkatı: “oğlum, lokmanın üçü de kırkıda birdir, lokmadır; hem ben üçler aşkına dağıtıyorum, ananda kırklar aşkına dağıtsın,”dedi.
Ölünün ardından verilen yemek yerine, yoksula yardım şeklindeki fikrin üç zaman sonraki akıbeti korkarım ki: “üçler aşkına” dönüşebilir…
Fakat gelenekselleşmiş olan cenaze töreni ve onun ayrılmaz bir parçası olan cenaze için topluma verilen yemeğe katılmamanın ahlaki açıdan bir yaptırımı vardır. Bu yaptırım ayıplamanın ötesinde kınama boyutundadır.
“Ölüye dostta gelir düşmanda” deyimi, ölen düşmanın dahi olsa, cenaze törenine katıl ve geride kalanlara taziye bildirmenin zorunluluğunu ve sosyal denetimin kerterizini belirtir.
Ülkemizde en ağır yeminlerden biri de: “ölürsem ölüme gelme” şeklinde bir ibaredir. Yani her iki dünya da da (onunla) ilişkiyi kesme arzu ve düşüncesinin ifadesidir.
Bu kadar ağırdır, yaptırım.
Tanrı hepimize hayırlı ömürler versin; fakat hayır, hayır yapalım diyerek bu geleneğin de canına kıyarsanız: “ölürsem ölüme gelmeyin.”
* * *
Maddi yardımın da insani olduğuna dair önemin altını çizmek bakımından,
Mesnevi’de geçen bu hikayeyi aşağıya alıntılıyoruz:
Bir şeyhin Bayezid’e “Kâbe benim; benim çevremde tavaf et” demesi
“2210: Ümmetin şeyhi Bayezid Hac ve Umre için Mekke’ye doğru koşuyordu
İlk defa (yol boyunca) gittiği şehirlerde değerli kişileri soruşturup arardı. (…)
2215: (…)Bayezid, yolculukta zamanının Hızır’ı olan bir kimseyi bulmak için çok arardı.
2220: Boyca hilâl gibi bir şeyh gördü; Onda erlerin gücünü ve sözünü gördü.
Gözü kör ama gönlü güneş gibiydi; rüyasında Hindistan’ı görmüş bir fil gibiydi
2225: (Şeyh’in) Önünde oturdu. Durumunu sordu; onu yoksul ve aile sahibi buldu.
-Şeyh- “Ey Bayezid! Niyetin nereye! Gurbet dengini nereye götüreceksin?” dedi.
-Bayezid- “Erken vakitte Kâbe’ye niyetim var” dedi. -Şeyh- “Peki! Yol azığı olarak neyin var?” dedi.
-Bayezid- “İki yüz gümüş dirhemim var; işte elbisemin köşesine sıkıca bağlı” dedi.
-Şeyh- dedi:
“Benim çevremde yedi defa tavafet(dön); bunu hac tavafından daha iyi say.
2230: Ey cömert! O dirhemleri önüme koy;
bil ki hac yaptın muradın gerçekleşti.
Umre yaptın, baki ömrü elde ettin; temizlendin, Safa’da koştun
Canının gördüğü Hakk’ın hakkı için;
Hak, beni kendi evine üstün tutmuştur.
Kâbe onun lütuf evi ise de tabiatım (vücudum) onun sır evidir.
O evi (Kâbe’yi)yaptığından beri, ona gitmedi. Bu eve (gönlüme) ise o diri Hakk’tan başkası girmedi.
2235: Madem beni gördün, Hakk’ı gördün; sadakat Kâbe’sinin çevresini döndün.
Bana hizmet, Allah’a itaat ve şükürdür;
sanma ki Hakk, benden ayrıdır.
Gözünü iyice aç, bana bak; böylece insanda Hakk’ın nurunu göreceksin.”
Bayezid, bu nükteleri anladı; altın halka gibi kulağına taktı.
Ondan dolayı Bayezid’in derecesi arttı; Sonra ulaşan, son noktaya vardı.”
KAYNAK: Mevlana Celâleddîn Rûmî,
Mesnevî, İstanbul, 2004, c: 1, s: 234-235.
Not: Fikrini beyan edecek bir Fethiye’liyi görmek, bizi fazlasıyla memnun etmiştir. Mesajınız için teşekkür eder, ilgi ve katkınızın devamını bekleriz. İki defa cenaze yemeği yapmanın gelenekselleşmesi için, ekonomik gücü zayıf ailelerin ölüm halinde verilecek yemeklerine katkı babında bir fon oluşturulabilir. Durumu zayıf olan ailede bu fona katkı yapacağından, fondan
yapılan bu destek, o aile üyelerini duygusal açıdan incitmez.
Yazılı bir beyan olmadan durumu iyi olan aileler, fondan harcama talep etmez, kendi imkanları ile yapar, hayrını da ilaveten yapar; diğerleri de benim katkımla oluşturulmuş bir fondan yapılıyor diye, bu ihtiyacını sıkıntıya girmeden ve
kendinin incinmiş hissetmeden karşılar.
Ayriyeten bir çok belediye dahi bunu yapmaktadır.
Sözlük:
müstehap, -bı Ar. muste§abb
a. 1. din b. Dinen emredilmediği hâlde yapıldığında sevap kazandıran davranış. 2. sf. Hoşa giden, sevilen, beğenilen.
musibet Ar. mu¹³bet
a. (musi:bet) 1. Ansızın gelen felaket, sıkıntı veren şey. 2. sf. mec. Uğursuz.
mekruh Ar. mekr°h
sf. 1. din b. İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen. 2. esk. İğrenç, tiksindirici.
Güncel Türkçe Sözlük
bidat, -ti Ar. bid¤at
a. (bi’dat) din b. esk. 1. İslam dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler. 2. Sonradan türeyen şey.
Güncel Türkçe Sözlük
İfrat: 1.
isim, eskimiş Herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık, tefrit karşıtı
“İfratlar bırakılırsa bürokrasiye karşı her türlü şiddet benim hoşuma gider.” -
F. R. Atay
Tefrit: 1.
isim, eskimiş Herhangi bir konuda geride kalma, yeterli ölçüde olmama durumu, ifrat karşıtı
Aliekber Pektaş / Hrant ın Katilleri aramızda!
Sevgili okuyucular,
Katiller aramızda! 19 Ocak 2007 akşam Saat leri, aramızdan bir can, bir dost, bir nefer, bir demokrasi aşığı, devletin kolladığı katiller tarafından ayırdılar.
Ülkemizde yaşayan, Anadolu ve coğrafyamızın kadim halklarından Ermenilerin gözü, kulağı, sesi ve rengi Hrant Dink, devlet tarafından yaratılan, ‘‘çocuktan katil ler‘‘ tarafından saldırıya uğrayarak aramızdan ayırdılar. Hrant Dink’in bir tek ‘‘suçu‘‘ vardı, vatanını sevmek, demokrasi dostlarını sevmek, faşizm in mantıksızlığına karşı durmaktı. En büyük ‘‘ suçu‘‘ ise Ermeni olmaktı. İnsan olmaktı.
Tam 5 yıl boyunca, Hrant Dink in katillerini ‘‘aradılar‘‘ ama bir türlü bulamadılar. Hrant ın katlleri aslında her gün aramızda gözlerimize bakarak dolaşmaktaydılar.
17 Ocak 2012 de Mahkeme kararı açıklandı, kararda aklınaza gelecek her şey mevcuttu. Ama bir şey eksikti. Aslında Hrant Dink devletin katilleri tarafından, ‘‘öldürülmedi‘‘ Hrand Dink, ‘‘kendi-kendini vurarak öldürdü‘‘ açıklaması yapılmadığı için çooookkkk, ‘‘üzüldüm‘‘ !
Açıklanan mahkeme kararları ucebe bir karardı. Çünkü bu karara karşı, aklı başında olan her insan isyan etmek durumunda kaldı. Kararın açıklanmasından sonra, başta Hrant Dink in avukatları olmak üzere, ülkemizin tüm namuslu aydınları isyan ettiler. Sanat camiasından, politik arenadan, emek cephesi, sendikacılar ve iş çevrelerinden samimi olan her insan karara isyan etti.
Bakanlarda isyan ‘‘etti‘‘ Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kararın ‘‘kararın ‘kabul‘ edilemeyeceğini‘‘ açıkladı. Başbakan Erdoğan, ‘‘yargılamanın daha bitmediğini açıkladı‘‘. Adelet bakanı Ergin, ‘‘dava sürecinin 3 aşamalı olduğunu‘‘ açıkladı. Muhalefet partileri tepki gösterdiler. Mahkemenin hakimi, ‘‘vicdanen ben de bende tatmin olmadım‘‘ diyerek açıklamada bulundu.
19 Ocak 2012 de İstanbul da, on binler yürüdü. Ülkemiz coğrafyasının her köşesinde, Hrant Dink anıldı ve mahkeme kararını protesto eden onbinler sokaklara döküldü.
İyi ama, bütün bular yaşanırken, ülkeyi yönetenler bu kararların adil bir karar olmadığını açıklarken. Mahkeme hakiminin dahi bu gerçekliği kamuoyundan gizlemezken. Tüm bu gelişmeler, tüm bu komedi, ülkemizde değilde, Pategonya damı yaşandı.
Bu kadar utanmazlık olurmu? Sanki mahkeme, evren in bir başka gezegeninde oluşmuş, mahkeme kararı bir başka gezegende alınmış ve açıklanmış gibi, pişkince davranmak, bir başka ülkede yaşanırmı acaba?
Mahkeme hakimi bu davanın arkasında ‘‘örgüt yok‘‘ demiş, belkide yokturdur. Kocaman hakim yalan söylüyor. Ama derin devlet vardı bu katliamların arkasında. Ilada neden bir örgüt ararlar anlamıyorum. Katliam devletin kolladığı çeteler tarafından organize edilmiş ve uygulanmıştır. Başka bir örgüt aramanın bir anlamı yok!
Bırakalım demokrasinin olgunlaştığı bir ülkeyi, Afrika nın derebeylikleri ile yönetilen bir ülkesinde, bu hukuk rezaleti yaşansaydı, adalet bakanı çoktan istifa etmişti. Demokrasinin olgunlaştığı Avrupa ülkelerinde bu hukuk rezaleti ve komedisi yaşansaydı, hükümet istifa ederdi. Ama bizim ülkemizde, halkımızın gözünün içine bakarak, ‘‘yürütme gerekeni yapmıştır‘‘ diyen, yalanlarıyla toplumu yönlendirmeye çalışan bir başbakan var.
Katiller aramızda, ‘‘hoş geldiniz‘‘ aramıza diyemiyeceğim. Çünkü hep aramızdaydılar. Hrant ın katilleri ve onların oluşturduğu çete, sadece Hrant Dink i katletmediler. 17 000 (on yedi bin) faili meçhul, cinayet var. Aslında faili meşhur olan katil var. Faili meşhur, çünkü katilliği ile ün yapmış, bir devlet yapılanması var. Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde kümelenmiş çeteler.
Ogün Samat, Yasin Hayal vb. Tetikçiler, gerçek katiller değiller. Onalar sadece oynanan oyunda piyondular. Tıpkı diğer katliamlarda ve caniyane davranışlarında kullandıkları piyonlar gibi. Faşizm in bir tek mantığı vardır. Sermayenin yoğunlaşmasını sağlamak. Yoğunlaşan sermayeyi kan revan içinde yoğurmaktır. Bu nedenle her şey mübahtır. Faşizm için. Vatam, millet, sakarya nutukları, faşizm in kitle tabanını yaratmada önemli derecede rol oynar. Bu rol içerisinde fügüranalrın çıkması çokta zor olmaz. Çeterlerin ihtiyaçalarını karşılamak bu figuranlardan peydahlanır.
Bir gerçek daha var. Bu bir avuç çeteye karşın, milyonları oluşturan emekçiler, demokrasi güçleri, inanç sahipleri, halkımız var.
Türkiye halkı bu çetelere katillere, faşist devlet yapılanmasına ve bu türden gericiliğe karşı onurlu duruşunu sergileyecektir.
Hrant Dink şahsında, tüm demokrasi şehitlerini saygı ile anıyorum!
AliekberPektaş
Kritikleriniziçin: analizoku1@web.de
19.01.2012
Ali Ekber Pektaş / Zavallılaşmak ve Çaresizlik!
Sevgili Fethiyeliler
05.01.12 tarihinde TRT çekimleri ile ilgili, Aliseydi Sevim’in yazısını okuduğumda ne kadar, ‘’zavallı’’ ve ‘’çaresizlik’’ içinde olduğumuzu algılamakta zorlandım.
Tabii bir O kadarda, onurla okuduğum parağrafları vardı. Geçte olsa bu konulara ilişkin kısa bir analizde bulunmak istiyorum. Geç kaldım, çünkü elimde olmayan nedenlerle yazılanları takip etme olanağım yoktu.
Aliseydi Sevim, ‘’Ben Fethiyeliyim…
Ben alevi ve solcuyum…
Beldemizin %99’u sol partilere oy verir ve alevidir.
Ben, benim; biz biziz, solcu ve aleviyiz…
Benim(bizim) solcu ve alevi olmam(ız), bu inanç ve ideoloji(sini) belirtmesi, kendimi(zin)n farklılığını belirtmek(belirtmemiz) ve kendi inancını (bütün inanç ve ideolojileri benimseyenlerin olması gerektiği gibi)göğsünü gere gere ifade etmek, inanç ve ideolojisini yaşama ve buna saygı istemek bakımından bir anlam ifade eder‘‘
A. Sevim, Onurlu bir toplumun, onurlu insanlarına yakışır bir davranış sergilemektedir. Fethiyeliler alevi inancına sahiptirler. Aynı ölçekte siyasal olarak sol, sosyal demokrat, devrimci çizgiye sürekli olarak yakın durmuşlardır.
İstisnalar hariç, hiç bir dönem, sağ iktidarlara yaltanmayı tercih etmemişlerdir.
Kısacası kendi kimliklerine, duruşlarına ‘‘helal‘‘ getirmeyecek kadar onurlu ve dik duruşlarını korumuşlardır. İhanete ve ihanetçiye sürekli olarak mesafeli olmuşlardır.
Bu nedenle derimki, A Sevim’im yazısı dikkate değer ve anlamlıdır. A.Sevim, ‘‘Ben solcu ve aleviyim… Fakat hiçbir zaman, bana benzemeyeni, farklı inanç ve ideolojiye sahip olanları hor görmem, aşağılamam, varlığını inkâr etmem ve
bunları gayrimeşru, yasadışı ve insan hak ve özgürlüklerine aykırı olabilecek her hangi bir muameleye tabi tutmam ve tutulmasına da karşı çıkarım.‘‘
Fazla kafa karışıklığına yer vermeyecek kadar net ve anlamlıdır. Ben ancak bu yazı için, A. Sevim‘e inandığın değerler, kaleminin mürekebini kurutmasın derim.
A: sevim in yazısının bir noktasında, ‘’zavallı’’ ve ‘’çaresizlik’’ içinde olduğumuzu hissettim. Kendimi toparladığımda, demek ki bunlarda olabilirmiş, hayatta ‘’demek’’ durumunda kaldım!
Peki neydi, beni bu kadar hayretler içinde bırakan konu,
Not: AKP’nin Belde Teşkilatı Başkanı ve onca “hidayete erip” Sünni olan Hüseyin adının başına Osman ilave ettiren Hüseyin Osman Çelik’i ilkeli duruşu, kendisini hissedip, düşünüp, inandığı gibi ifade etmesinden dolayı takdir ediyor ve Hüseyin Osman’a teşekkür ediyorum.”
A.Sevim in yazdığı gibi, ‘‘taktir‘‘ ve ‘‘teşekkür‘‘ edilecek konumu ‘‘olabilir‘‘ Ama ben kendi adıma çok zavallıca bir durumun oluştuğunu vurgulamak isterim. Bir insanın ismi, O insanın kimliği, onuru, geçmişi, geleceği yaşamı boyunca ve
yaşamından sonra uzun bir süre anılacağı bir realitedir.
Hüseyin Çelik in böyle bir tercihte bulunması, tabii ki kendisini bağlamaktadır. Ama bir gerçekliğin altını çizmeden geçemeyeceğim. Asimilasyonun geldiği aşama. Asimilasyon, Türkiye Cumhuruyeti devletinin temel politikasıdır. AKP hükümeti
ise, asimilasyonda kendinden öncekileri aratmamaktadır. Yani sistem sorunudur.
Hüseyin ise, bu sistemin çarkları arasında öğütülen kum taneciklerinden bir tanesidir.
Hüseyin ‘‘Osman‘‘ Çelik’in, ’’Belde nüfusu Avrupa da yaşamasına rağmen AKP ye destek veriyorlar’’ yalanı, okkalı bir yalandır. Fethiyeliler onurludur.
Kendilerini asimile etmek için yoğun bir çaba içinde olan Emevi ve yezit zihniyetine neden destek versinler.
Fethiyeliler, aklını peynir ekmekle mi yediler. AKP”e destek vermek faşizme destek vermekle eş anlamlıdır. Mevcuttaki emevi ve yezit zihniyetiyle Alevileri aynı kefeye koymak olsa-olsa aklını peynir ekmekle yiyen ve çıkar için
başkalarının kölesi olanlar için geçerlidir.
Cami ve Aleviler, ‘‘Şu camiinin restorasyonuna 2003 yılı itibari ile ayrılan bütçe 235.000,00.tl ve ilaveten burada Diyanet İşleri Başkanlığının görevlendirdiği imamın(muhatap alınan kişi değil makam ve sistemdir), dolaysıyla kurumun ayırdığı personel gideri on yılda yaklaşık bürüt olarak bu rakamlara yakındır.‘‘
Fethiye beldesindeki Cami nin 1490 yılında yapıldığını,biliyoruz, uzun bir geçmişi olduğu bilinmektedir. Uzun Hasan Cami kapısını iç ve dış turizme açsa belkide daha hayırlısı olacaktır. Hiç değilde beldeye turist akını olacaktır.
Ama bir Cami nin, bir başka inancı asimile etmek için kullanılması, emevi ve yezit zihniyetinde olanaların, Türk İslam sentezinden başkası değildir. Sistem Türk İslam senteyi üzerine kurgulanmıştır.
Ama, sistem böyle düşünmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti ve sistem, Cami yi, Fethiyeli alevilerin asimile edilmesi için bir araç olarak görmektedir. Bu zihniyet 12 Eylül 1980 faşist uygulamalarının bir parçası idi ve devam
etmektedir.
Ama, nafile! Asimilasyoncuların hevesleri kursakarında kalacaktır. Fethiyeli aleviler, yüz yıllardır asimilasyona karşı direndiler. Bugün de direneceklerdir. Kendi inanç ve kimliklerini koruyacaklardır.
Bende bir Fethiyeli olarak, bu onurlu davranışın bir ferdiyim. Fethiyelilerin bu dik duruşu taktire şayan bir davranıştır. Devamlılığını sağlayacaklarına ve kendi inançlarını kendi arzu ettikleri gibi yaşayacaklarına inancım sonsuzdur.
Sistemim asimilasyon çarkları arasında öğütülen kum tanecikleri olmayacaklardır!
Aliekber Pektaş 13.01.2012
33. Yıl Dönümünde Maraş Katliamı… Ali Ekber Pektaş
33. yılında Maraş katliamı!
Sevgili okuyucular,
Yıl 1978 19-26 Aralık Maraş katliamı, vahşeti yaşandı. Günlerden Cuma, camilerden çıkan cemaat, ‘’Allah, Allah’’ nidalarıyla salyalarını akıtarak, kan akıtmaya, kan içmeye hazırlanıyorlar. İnsan katletmeyi kendine görev edinmiş, faşistler, yobazlar, devletin organize ettiği kiralık katiller nihayet emin adımlarla yürüyorlar.
Maraş, Maraş olalı böyle mezalim görmedi. Böyle katliam, böyle hukuksuzluk, böyle caniyane bir dönem yaşamadı. Bu katliam, ülkenin bütün sathında, acıların yoğunlaşarak paylaşıldığı bir gün oldu. Maraş’taki katliamcı yarasaların uğultuları ülkenin her köşesinde yankılanmaya başlandı.
Resmi rakamlara göre 113 resmi olmayan rakamlara, Maraş ta mağdur olanların iddialarına göre yüzlerce insan, bebek, hamile kadın, yaşlı, genç sadece alevi oldukları için yurtsever olduğu için vahşice katledildiler.
Görgü tanıkları Maraş katliamını anlatırken, ‘’böyle bir vahşet’’ yaşamadıklarını hıçkırıklar içinde anlatmaktadırlar. Tamamını Okuyun…
Aliekber Pektaş / Özür diledi’’ ama kabahati daha büyük!
Dersim tartışmalar, tartışmaların yarattığı tansiyon giderek ayak yükselmektedir. Birileri özür diliyor. Birileri, devlet başkanının özür dilenmesini talep ediyor. Birileri faşizan duygularını kabartarak, Dersimlilerin katliamı, ‘’hak ettiğini’’ utanmadan meclis kürsüsünden haykırabilmektedirler.
Başbakan, devlet geleneğinde, ‘’özür dilemek varsa, özür dilerim’’ narası ile herkese meydan okumaktadır. Aslında başbakanın amacı CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu nu köşeye sıkıştırmak. Bunu başarabilmek için, başbakan her türlü yolu ‘’mubah’’ görmektedir. Takkiye yapmakta usta olan başbakan Tayip Erdoğan’ın bu yolu ve yöntemi kullanmada usta bir oyuncu olduğu bilinmektedir. Aslında başbakanın samimiyetine inanmak isterim ama nafile! Başbakan Tayip Erdoğan her zaman olduğu gibi tribünlere oynamaktadır.
Malatya milletvekili Veli Ağbaba’nın 01.12.2011 tarihli TBMM kürsüsünden konuşmaları bu konuda manidardır.
Bir adam, yazın ortasında kış ile kardeş olmuş…
Bir adam, yazın ortasında kış ile kardeş olmuş… Bir
birlerinden ayrılırlarken,
Adam:Kış kardeş, gelmeden bana haber ver ki, kış devliğimizi görelim, demiş.
Kış: Merak etme kardeş, haber
eder, söylerim, demiş.
Herkes un bulgur, tarhana, keş ve diğer
kurutmalıklarını yapıyor…
Adama soruyorlar: “Ne duruyorsun?” diye.
Adam şişinerek bi fiyaka ile her zaman ki cevabı
veriyor: “Ben Kış ile kardeş oldum, o gelmeden bana haber
verecek!”
Gün oluyor, yakacak; gün oluyor yiyecek, gün oluyor
herkes damlarını sıvatıp, kapsının bacasının bakımını yapıyor…
Her : “Ne duruyorsun?”
Diye sorduklarında,
Adam aynı cevabı veriyor üzerine basa basa: “Ben Kış ile kardeş oldum, o gelmeden bana haber
verecek!”
Bir gece herkes uykuda iken “Kış Kardeş” boran, kar
ile bastıryor… Soğuk yatağından fırlayan adam sabahleyin bir de ne görsün:
“Her taraf benbeyaz diz boyu karla kaplı.”
Pencereden bacadan içeriye kar savrulmuş ve kapı açılmıyor “kürtük vurmuş.”
Adam biraz şaşkınlık biraz öfke ile Kış Kardeşe: “Böyle miydi senin kardeşliğin, beni ortada koydun?
Kavlimiz vardı haber verecek söyleyecektim!”diyor.
Kış ise adama: “Bulut olup güneşi gölgeleyip tomuzun sıcağını soğuttum. Hissetmedin. Bütün
nebatları sarartıp soldurdum; soğuk rüzgar oldum gazalleri önüme katıp
savurdum, yağmur oldum yağıp dereleri nehirleri doldurdum, görmedin. Şu yüce
dağa yağdım görmedin, bu dağa yağdım yine görmedin kardeş, ben haber verdim, ben
böyle söyledim; fakat sen duymadın, hissetmedin ve görmedin!..” demiş.
Bu kıssayı anam(babaannem)den dinlemiştim. Onun
anlattığı bir iki cümlecik ti. Bense bu kıssayı biraz kurguladım ve bu hale
getirdim. Bu kıssayı yazmadan önce Google’ye sordum: Google’nin haberi yoktu.
Anamdan duyduğum bu kıssayı sizlerle beraber Google’ye de söylüyorum. Bu kıssa
bu vesile ile artık daha kalıcı ve unutulamaz hale geldi.
Bu kıssadan gelen kışın haberini vermek te mümkün,
insanın gönül gözünü açıp hayatı, okuyup okumamasına dair bir tasavvufi, felsefi
bir tefekküre doğruda yol alabiliriz.
Bir cümle ile ile hem kıssanın gerçek hem de mecazına
dair bir gönderme yapacak olursak: Mevsimlerin bir birini takip ettiğini ve
yazın ve kışın gelişini bu gün “kışa kardeş olmadan” görebilmek bilebilmek bilim
ve teknolojinin ulaştığı bu seviyede daha kolay.
Fakat hayatımızı mevsimine (çocukluk, gençlik,yaşlılık) göre yaşamak ve “kış kardeş” boran ile kar ile geldiğinde (Azrail:
vakit tamam deyip kapımız çaldığında), çocukluğumu, geçliğimi ve yaşlılığımızı
mevsiminde yaşamadım diye düşünen ve hisseden, içi ağzına kadar “keşke”lerle dolu insanların sayısı ezici
bir çoğunluğu oluşturmaya devam etmekte.
Daha az “keşkesiz” bir hayat dileğiyle.
a.s.
20.Kasım 2011 – Fethiye – Malatya.
Asırlık Ağaçlarımız… Malatya – Fethiye
On binlerce dönüm alana fidan diktik… Yine on binlerce palamut, badem vb. fidan tohumları ekiyoruz. Bunlarla gururlandık ve umutlandık.
Dağlarda yapılan ilk parti ağaçlandırmanın “oldukça büyük “bir miktarı “kurudu.” Mevsimden dolayı. Yani şu an yeni dikilen bu fidanların “yüzde şu kadarının” bir asır sonraya kalacağına dair kimse öngörüde bulunamaz. Sonuç olarak, geleceğe dair olarak yapılan bütün işler gibi, dikilen fidanlar da bizler için “şimdilik bir ümit, ekimi ve dikimidir.”
Bir atasözü: “En son ümit ölür” der… Dikilen on binlerce fidanın birkaç yüzünün “şimdilik” ayakta kaldığı bir iklimde, bu “asırlık ağaçların” kesilmesi ve budanması ümitlerimizin de “kesilip budanması ve can çekişmesine sebep oluyor.”
Fethiye de “kaç tane asırlık ağaç” kaldı? Belki bir düzine! Fethiyeliler muhtaç mı, bu bir düzine “asırlık ağacı” oduna çevirmeye?
Kesilen ve budanan her bir asırlık ağaçla, sanki bir yanımız kesiliyor ve sızlıyor… Fakat çaresizce seyretmekten başka bir şey yapamıyoruz…
Yok mu sahi, bu asırlık ağaçları, “anıt ağaçlar” olarak korumanın ve yalnızca koruma ve şekil budaması yapmanın bir yolu?..
Malatya Beydağı Devlet Hastanesi – Malatya Dev.Hast.Müd. Abdullah YAKUT'a teşekkürler…
Malatya Dev.Hast.Müd. Abdullah YAKUT, “Hastane Neresidir…” başlıklı yazımıza ve dilekçemize cevap verdi!
Kaygımız şükür boşa çıktı ve İl S ağlık M üdürlügü çağımız insanına yakışır bir karar aldı ve bize bildirdi.
Benzer görünen iki kavram arasında ki karışıklık, gerçekleri ve kendimizi de karmakarışık alg ılama ve ifade etmemize sebep oluyor.
Ekonomik açıdan büyüme ile kalkınma… Uludağ Sözlüğe bakılırsa: “ ekonomik büyüme daha çok gayri safi milli hasıla ile ilgili bir kavramdır, ülkenin sayısal olarak bir önceki yıla göre ürettiği nihai malların toplam değerindeki değişiklikle ilgilenir; ancak kalkınma bu sayısal büyümeden çok, o ülkenin kültürel açıdan, eğitim, sağlık, beslenme gibi açılardan gelişmesine dikkat çeker, insani gelişim endeksi gibi yaş’ın, eğitim’in ve nüfus’un belirleyici olduğu endeksler belirler ve bu koşulları gerçekleştirmiş ülkeleri kalkınmış sayar.
İl Sağlık Müdürlülüğünün bahsettiği 640 yataklı hastane, ekonomik büyümeye, bir vatandaşın sorununa kayıtsız kalmayıp dorunun çözümüme dair verdiği yanıt ise kalkınmaya işarettir. Çünkü bu zihniyetteki değişimin dışa vurumudur.
İl Sağlık Müdrlüğünü yazımıza Dilekçe Kanununa Göre verdiği yanıt, bir insan olarak bizleri gururlandırdı ve geleceğe dair insan malzememiz konusunda umutlandırdı.
İl Sağlık Müdürlüğ yetkililerine teşekkür deriz.
Merhaba;
Hastanemizde görmüş olduğunuz eksiklikleri idare olarak bize bildirdiğiniz için teşekkür ederiz.
Dilekçenizi inceledik. Hastanemizin taşınmazlarının 640 yataklı yeni bir hastane yapımı karşılığında TOKİ ye devretmiş bulunmaktayız. Bu nedenle fiziki mekanlarda değişiklik yapmamız istenmemekte ve bu konuda çok zorunlu olmadıkça değişiklik yapamıyoruz. Tekerlekli sandalye konusuna gelince Merkez binamızdaki acil servis için 20, Beydağı kampüs acil için 10, poliklinikler için 10 ve sağlık kurulu için de 10 tane tekerlekli sandalye takviyesi yapmış bulunmaktayız.Bilgilerinizi rica ederim. 03.11.2011 Abdullah YAKUT |
||||||||
Oya Baydar Kimdir?
Okuduğum yazarlar içerisinde ilk ikiye hangisini korsunuz diye soran olursa; diğerlerine bunun saygısızlık içermemesi kaydıyla kanatimi: Ahmet ALTAN ile Oya BAYDAR olarak açıklardım. Edebiyat yazınından gelme yada edebi eserler vermiş olan yazarların dilini daha etkileyici ve zevkli bulurum… Bu çaptaki birikimleri değerlendirmek, benim gibi bir vasat insan için haddini aşmak olur…
Yeniden savaş çığlıklarının arttığı, kan ve barut kokusunun, yürekleri dağladığı; bir yandan da yaşaran gözlerle yeter, bitsin artık bu pis savaş diyen barış taleplerinin dile getirildiği bir ortamda, Oya BAYDAR’ın iki yazısını sizlerle paylaşmak istedim…
Yeni Sayfa 1
|
Hükümete Açık Açık Mektup – Öcalan- 10.08.2011
|
|
———————————————————————————————————————————————-
Oya Baydar Kimdir?
1940’da Istanbul’da doğdu. Notre Dame de Sion Fransız kız lisesini bitirdi. Bu okulun son sınıfındayken yazdığı bir gençlik romanı Hürriyet gazetesinde, “Türk Françoise Sagan’i” tanıtımlarıyla 1958 yılında yayınlandı. 1961’de Allah Çocuklari Unuttu, 1964’te Savaş Çağı Umut Çağı romanları basıldı.
1960’da girdiği Istanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü 1964 yılında bitirdi, aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve Türkiye’de Isçi Sınıfının Doğusu konulu doktora tezine başladı. Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye’nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960’larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştirmalarina yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif olarak yer aldi. 12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikasi ve Türkiye Isçi Partisi üyesi olduğu için tutuklandi, üniversiteden çıkarıldı. Serbest kaldıktan sonra 1980’e kadar Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.
12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında Türkiye’den çıkmak zorunda kaldı. 1992 yılına kadar Almanya’da Frankfurt’ta sürgünde yasadı. Bu yıllarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği’nde, Moskova’da bulundu. Berlin duvarının ve sosyalist sistemin çöküşünü içinde yasayarak izledi. Daha sonra “Hepimiz o duvarın altında kaldık” diyecekti ve hikâyeci Sait Faik’in “Yazmasam çıldıracaktım” deyişini sık sık tekrarlayacaktı. Edebiyata dönüşü, 1990’ların başinda, bu çöküşün psikolojik ağırlığıyla baş edebilmek için yazmaya basladığı hikâyelerle oldu.
Sürgün ve çöküş dönemi hikâyelerini topladığı Elveda Alyosa kitabı, 1991’de Türkiye’de yayınlandı ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 1993’te Kedi Mektupları romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. 1998’de Hiçbiryer’e Dönüş, 2000’de Sıcak Külleri Kaldı romanları yayımlandı. Bu romanla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, 2004’te basılan Erguvan Kapısı ile de Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü aldı.2007 sonunda çıkan Kayıp Söz romanı, 2008′de Almanya’da Ullstein yayınevi tarafından yayımlandı. Son romanı Çöplüğün Generali (2009) TUYAP kitap fuarında Dünya gazetesi ödülleri çerçevesinde “yılın telif kitabı” seçildi. Oya Baydar halen zaman zaman Istanbul’da ve Marmara Adası’nda yasıyor. (Alıntı: Oya BAYDAR’ın sitesi.)

Abdullah YAKUT